ANAYASA BAĞLAMINDA EŞİTLİK PRENSİBİ

            Toplumda yer alan hemen her bireyin dilinde yer alır aynı şartlarda yaşama ve aynı muameleye tabi olma isteği. Eşitlikten bahseder bireyler. Peki bu eşitliğin kapsamı ne olmalıdır, eşit olmak ile kast edilen husus nedir? Hangi unsurlar bir arada gerçekleşir ise kişi eşit olduğu yönünde izlenime sahip olacaktır? İşte bu hususun değerlendirmesini yaparken objektif kriterler ve bu kriterler dahilinde inceleme yapılması lüzumlu olacaktır.

            Temel yasamız olan Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının genel esaslar kısmının düzenlendiği birinci bölümünde, onuncu madde eşitlik mevzuunda yol gösterici mahiyettedir. Herkesin dilinden, ırkından, renginden, cinsiyetinden, siyasi düşüncesinden, felsefi inancından, dininden, mezhebinden ve benzeri sebeplerden bağımsız bir biçimde kanun önünde eşit olması hususu düzenleme konusu yapılmıştır. İlgili maddeye 2004 senesinde yapılan ekleme ile birlikte kadın ve erkek eşitliği hususundaki kafa karışıklıklarına müdahale edilmiş ve kadının erkekten geri kalır yanının olmadığı açık seçik düzenleme konusu yapılmıştır. Devlete de bu eşitlik konusunda yükümlülük yükleme hususu da ihmal edilmemiştir. İlgili konuya bir ekleme de 2010 senesinde yapılmış olup; devletin kadın erkek eşitliğini tesisi hususundaki alacağı tedbirlerin eşitlik ilkesine aykırı yorumlanamayacağı hususu belirtilmiştir.

            Burada dikkate değer olan husus, kadın erkek eşitliği meselesi üzerinde devamlı olarak düzenlemelerin yapılması konusudur. Ataerkil bir toplum geleneğine sahip olmamızın yanında, bazı kesimlerce kadına verilen önemin bu çağda dahi sorgulama konusu yapılabildiği düşünüldüğünde bu konudaki düzenlemelerin yerinde olduğu hususu düşünülebilir. Günümüz koşullarında halen başlık parası biçilen, ikinci sınıf vatandaş muamelesine tabi tutulan, cinsiyetçi küfürler ve söylemlere maruz kalan, toplum içinde kahkaha atmalarının sorgulandığı kadınların anayasal teminatlara sahip olmaları toplumumuz açısından sevindirici görülebilir. Lakin bunun yanında düzenlemelerin uygulanabilirliği ve uygulanma alanlarındaki eksikliklerin henüz giderilemediği gerçeği de göz ardı edilmemelidir. Halen birçok alanda kadın kotasının getirildiği ve kadınları bulundurma zorunluluğu düzenlendiği düşünüldüğünde, bu konuya dair yeterli birikimin toplum nezdinde bulunmadığı gerçeği de ortadadır. Kadın kotaları getirilerek belli yerlerde kadının bulundurulması hususunda özgür iradeye yer verildiğinde bu konunun es geçileceği izlenimi ile ilgili hususta zorunluluğun şart koşuluyor olması, kadına verilen ehemmiyete dair çarpıcı bir örnek mahiyetindedir.

            Kadınlara dair anayasada yer alan bu hususun dışında, eşitliği sağlayıcı yönde düzenlemeler yapılmasının şart olduğu ortadadır. Ülkemizde çalışma yaş aralığında bulunan otuz milyona yakın kadından yalnızca dokuz milyon civarındakilerin çalışıyor olması; kadınların yalnızca anne rolü üzerinden değerlendirme konusu yapılıp eve hapsediliyor olması, bu alana dair düzenleme zaruretini ortaya koymaktadır. TÜİK verilerine göre erkeklerin istihdama katılım oranı yüzde yetmişlerde iken; kadınlarda bu oran yüzde otuzların altında seyretmektedir. AB ülkelerinde kadın istihdam oranının yüzde altmışlarda olduğu gözetildiğinde, ülkemizin bu alanda geri kalmışlığı ortaya çıkmaktadır.  Dünyada kadın-erkek ekonomiye katılım oranında 144 ülke arasında 128. ülke olmamız hususu da adeta içler acısı tablonun açığa vurulmuş halidir.

Kadın istihdamının artırılması adına devletin kreş yardımı, esnek çalışma modelleri, doğum sonrası fazladan izin verilmesi gibi yöntemler sunması eşitliğin sağlanması hususuna hizmet edebilir. Yine kamuya alımlarda ya da görevde yükselmelerde kadınlara pozitif ayrımcılık yapılması ve özel sektöre ilişkin de benzer düzenlemelerin yapılması yoluyla kadınların erkek egemen toplumlarda gerektiği yere kavuşmalarını sağlayabilir.

Bu açıklamalar neticesinde anayasamızın onuncu maddesinde yer alan düzenlemeye dair incelemeye devamla, ilgili maddenin üçüncü fıkrasında pozitif ayrımcılığa ilişkin düzenlemenin yer aldığı görülebilir. Pozitif ayrımcılığa tabi tutulan kimseler arasında, çocukların, yaşlıların, özür bulunduran kimselerin, harp ve vazife şehitlerinin dul ve yetimleri ile malul ve gazilerin bulunduğu görülmektedir. Bu madde uyarınca bu kimseler için farklı yönde yer alacak muameleler hususunun eşitliğe aykırı şekilde yorumlanmaması gerektiği belirtilmiştir.

            Bu fıkranın incelemesi yapılır iken, pozitif ayrımcılık meselesinin açıklanması lüzumludur. Pozitif ayrımcılık, dezavantajlı grupların, herkesin rahatlıkla kullanabildiği bazı hakları çeşitli nedenlerden dolayı kullanamayabileceklerinin düşünülmesi ve onlar adına özel birtakım düzenlemeler yapılması yoluyla bu hakları rahatça kullanabilmelerini sağlama çabasıdır. Burada önemle belirtilmelidir ki, bu durum fazladan bir hak tanınması hususu değildir. Sadece eşitliğin sağlanmasına hizmet edilmesi yönünde bir çaba olarak nitelendirilebilir.

            Kanun önünde eşitliğe dair onuncu maddenin dördüncü fıkrasında yer alan “hiçbir kişiye, zümreye, aileye veya sınıfa imtiyaz tanınamaz.” Şeklindeki düzenleme ayrımcılık hususunun önüne net ve kati bir biçimde geçmektedir. Ülkemizde geçmişten günümüze kanayan bir yara olarak genlerimize işleyen torpil, bir diğer adıyla referans mevzuunun da burada önüne geçilme gayesi güdülmekle birlikte bu konuda başarı sağlandığı hususu tartışmalıdır. Öyle ki, son yıllarda kamuya alımlar esnasında referans bulunması yoluyla işe girme şekline ilişkin şiddetli tartışmalar görülmektedir. Öyle ki, üniversiteye öğretim görevlisi alımı, hakim ve savcıların mesleğe alınması, öğretmenlik mesleğine başlamak isteyen kimseler, polislik, uzman çavuşluk, zabıt katipliği ve daha sayılamayacak nice mesleğe alım esnasında torpil müessesinin işlerliği göze çarpmaktadır. Bu durum öyle bir hal almıştır ki, toplum nezdinde “dayı” kavramı bambaşka bir boyut kazanmış ve işe alımlarda mesleki yeterlilikten ziyade “dayının ya da arkanın” mevcudiyetine kıymet verildiği görülmektedir.

            Gençler arasında hak ettiği bir işi elde edebileceğine dair inancın araştırma konusu yapıldığı bir ankette, ezici bir çoğunluğun referans yoksunluğu nedeniyle bu soruya umutsuzca yaklaştığı görülmüştür. Siyasiler arasında VİP torpil listelerinin hazırlandığı ve bu yolla kamuya alımların gerçekleştirildiği şeklinde kamuoyuna yansıyan haberler, söz konusu ümitsizliğin esasında ana kaynaklarından biri olarak görülebilir. Bir kimsenin işe alım esnasında iltimasa tabi tutulması, ayrımcılık yasağı ve en nihayetinde anayasada yer alan temel maddelerden olan eşitlik prensibe net bir biçimde aykırılık teşkil etmektedir. Kişinin liyakatinin inceleme ve değerlendirme konusu yapılması lüzumlu iken, sadakati üzerinden yapılan değerleme insan hakkına ve onuruna aykırılık teşkil etmesinin yanında ahlaki ve etik değerlerin de hiçe sayılması manasına gelmektedir.

            Anayasamızın onuncu maddesinin son fıkrasında  devlet organları ve idare makamların bütün işlemlerinde kanun önünde eşitlik ilkesine uygun hareket etmesi şeklindeki zorunluluğa yer verildiği görülmektedir. 2008 yılında yapılan değişiklik ile bu fıkrada yer alan “bütün işlemlerinde” ibaresinin ardından getirilen “ve her türlü kamu hizmetlerinden yararlanılmasında” şeklindeki ibare Anayasa Mahkemesince iptal edildiği hususunu da ifade etmek gerekir.

            Anayasamızın onuncu maddesi eşitlik prensibine ilişkin detaylı ve izah edici açıklamalar içerse de, uygulamada bu konuya riayet edilip edilmediği hususu tartışmalıdır. Geçmişten günümüze farklı olanın devlet daireleri ve toplum nezdinde dışlandığı ve kabul görmediği düşünüldüğünde, bu maddenin uygulanılırlığının tartışmaya açık olduğu ortadadır.

            Eşitlik ilkesine dair farklı yönlere dayanan tartışmaların olduğu, buna dair yargıya başvuruların yapıldığı ve neticesinde farklı mahkeme kararlarının olduğunun bilinmesi gerekmektedir. Anayasa uyarınca herhangi bir kimseye dini ya da mezhebi uyarınca ayrım yapılamaz. Ve imtiyaz tanınamayan bu konu üzerinden ayrımcılık yasağının devreye girdiği ortadadır. Lise ve ilk öğretim çağındaki öğrencilere verilen din eğitimi üzerinden eşitlik prensibine dair tartışmaların yaşandığı görülmüştür. Öyle ki, verilen bu din kültürü eğitiminin belli bir dine ve mezhebe göre veriliyor olması hususu dile getirilmek suretiyle; eşitlik prensibinin ihlal edildiği dillendirilmiş ve bu konu yargıya taşınmıştır.

Çocuğunun zorunlu din dersi almasını istemeyen ve başkaca bir dine mensup olduğu için bu şekilde başvuru yapan velinin bu yöndeki başvurusu idarece reddedilmiş, daha sonrasında konu yargıya taşınmıştır. Yapılan bu başvuruya ilişkin yerel mahkemenin verdiği ret kararına karşın, istinaf mahkemesi çocuğun zorunlu din dersinden muaf tutulmaması yönündeki kararın kaldırılmasına ve zorunlu din dersinin hukuka aykırı olduğuna hükmetmiştir. Nüfus cüzdanlarında yer alan kişinin mensup olduğu dine ilişkin ibare de, yine benzer gerekçeler göz önünde bulundurulmak suretiyle nüfus cüzdanlarından çıkarılmıştır.

            Toplumumuzda tek din ve tek mezhep üzerine bir algının mevcudiyeti tartışmasızdır. Mensup olduğu mezhep dolayısı ile kapılarına çarpılar atılıp işaret konulan bireylerin yer aldığı bir toplum yapısında eşitlik prensibinin uygulanırlığı hususuna azami özen gösterilmesi elzemdir. Türk Ceza Kanunu bağlamında bu yönde davranış sergileyen bireyler hakkında soruşturma yürütülmesi ve bu soruşturma neticesinde caydırıcı önlemler alınması gerekliliği ortadadır.

            Yine bu anlamda bireylerin cinsiyetçi yaklaşımlar ile baskılanması ve bu baskılanma neticesinde ötekileştirilmemesi de önem arz etmektedir. Bireysel özgürlükler anlamında cinsel tercihlerinden ötürü kimsenin yargılanmaması gerekliliği hususunda, toplum nezdinde gerekli eğitimin verilmesi zaruridir. Tercihlerinden ötürü bireylerin toplumda ayıplanması ve bu konuda tedbirler alınmaması hususu, ileride bu konuda vahşice düşüncelere sahip  cinayetler işlenmesi ve canlara kıyılması neticesi doğuracaktır. 

            Tam da bu noktada esas ismi Kadınlara Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye İlişkin Avrupa Konseyi Sözleşmesi olan sözleşmenin bilinen ismiyle İstanbul Sözleşmesinin uygulanması hususu ehemmiyet teşkil etmektedir. Halen kadınlara kıyılan bir toplumda, cinsel tercihlere yönelik dışlayıcı tutum, toplumda önü alınmaz yaraların açılması sonucunu doğurmaktan öteye gidemez.

            Eşitlik prensibinin anayasal teminat altına alınması dışında uygulanmasında kanuni alt yapı ile toplumsal eğitim mühimdir. Bunun haricinde bir anayasal normun kitapta yer alması haricinde anlam teşkil etmeyeceği malumdur.

Rıdvan ÇAKIR

202085321121

ANAYASA BAĞLAMINDA EŞİTLİK PRENSİBİ

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön